| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| 6/9/2010 Anasayfa | Haber Ara | Anketler | Sitene Ekle | RSS Kaynağı | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Arama |
Soğuk Savaş'ın etkisiyle, 1950'lerde ABD'de Senatör McCarthy öncülüğünde başlayan “komünist avcılığı;” yakın geçmişte ters yüz edilerek Türkiye'ye uyarlanmış ve gûya Ergenekon Davası, birilerince mevcut hükümetin cadı avcılığı olarak tanımlanmıştı.
McCarthy dönemi biraz araştırılacak olursa, o zaman ABD'de uygulananların hiç de bu minvalde olmadığı, bilakis bugüne kadar toplumuzun yaşadığı devlet korkusuna benzediği anlaşılacaktır. Sacayağını; “ordu, senato ve medya”nın oluşturduğu fişleme, sorgulama, yargısız infaz sistemi ile bizdeki arasındaki tek fark; senatonun yerini bizde CHP kadrolarının almış olmasıydı. ABD bu dönemde, düşmanı olan SSCB'yi takip ede ede nihayetinde “düşmanına benzeme” sorunuyla karşılaşmış, vefakat böylece yakalandığı geçici “totalitarizm”den kısa sürede sıyrılıp -II. Bush döneminde yaratılan “11 Eylül” ile sekteye uğramışsa da- liberal-demokratik yönelimlerle bugünkü “özgürlükler ülkesi” haline gelmiştir. Türkiye ise, umulur ki bu dâvanın neticesinde bir adım ileri gitmiş olacaktır... Bu olayı anımsatma maksadım, dört yıl aradan sonra ortaya çıkan Ferhat Sarıkaya'nın, “Fethullah Gülen”i tanımadığını beyân etmesi üzerine bazı CHP'lilerin, “Biz de Atatürk'ü tanımıyoruz ama Atatürkçüyüz!” diyerek Türkiye'de hâla daha devam eden cadı avcılığını fâş etmiş olmalarıdır. * * * Bugün yargı tarafından da devam ettirilmek istenen bu sürek avının tarihsel arka planı oldukça derinse de, İttihatçılık ile yakın geçmiş ve bugün bir anlam kalıbına sokulabilir: Meşrûtiyet'in ilanından beri farklı düşünce fraksiyonlarıyla Türkiye'de söz sahibi olan İttihatçılık zihniyeti; önce II. Abdûlhamid'in kişiliğinde, sonra Osmanlı'nın -mutlak şer'i olmayan- yarı teokratik rejiminde ve nihayet İslâm'ın bütününde kendilerine seçtikleri düşman figürüyle mücadeleyi, tüm “aydınlanma” tezlerinin merkezine oturtmuş ve “çağdaşlık” ile “ilericiliği” de bu tarzda değerlendirmeyi hedeflemiştir. Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte parlatılan militan-laiklik ilkesiyle, yine “mücadele” odağı olarak irtica mefhumu ve onun soyut geri planı seçilmişse de yaşanan devir itibariyle “komünistlik,” “solculuk,” “liberallik” gibi menziller de dönem dönem “mücadele planı” kapsamına dâhil edilmiştir. Bu konuya dair aktarılacak bir husus da; Osmanlı'daki İttihatçiliğin oldukça farklı düşünceleri içeren geniş skalasına rağmen -yine onların içlerinden çıkan ve- cumhuriyeti kuran kadronun, böyle bir çeşitliliği çok fazla barındırmamış olmasıdır. Bu ise ayrı bir yazının konusudur... * * * Bir süre önce Prof.Şerif Mardin'in “mahalle baskısı” kavramını ortaya atmasıyla yaşanan tartışmalar hatırlanacak olursa; Türkiye'de Müslümanların; dinî hassasiyetleri olmayanlara, garimüslimlere ve ateistlere uyguladıkları baskılardan dem vuran, ciddi sosyolojk çarpıtmalarla karşı karşıya bırakıldığımız daha bir net anlaşılacaktır. Şimdi tekrar bakınca; “Acaba Ferhat Sarıkaya meselesinde olduğu gibi, durum bize yansıtılanın tam tersi sayılamaz mı?” diye düşünüyor insan. Yani acaba “Türkiye'de müslüman kimliğiyle yaşamak isteyenler ya da cemaat, tarikat mensupları böyle bir mahalle baskısına marûzdur!” denilemez mi? Yanlış anlaşılmasın, Sarıkaya'nın bir cemaatle ilişkisi olduğunu falan iddia etmiyorum; bilâkis, birilerinin çıkıp bu kişinin bu cemaatle ilişkisi olduğuna dair yorum yapmasındaki haksızlığı ve onun da bunu “itirâf(!)” etmesi için zorlanıyor oluşunu tenkid ediyorum. Malûm ki Anayasa'nın 15. maddesi gereği “kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz!” Anayasa bu ibareyi barındırırken ve üstelik söz konusu cemaat, yasadışı sayılmazken böylesi zorlayıcı davranışlar bize gösteriyor ki mahalle baskısı, hiç de yorumlandığı gibi bir sosyolojik neticeden ibâret değildir... Üstelik mahut vaziyet bununla da sınırlı değil ki: %47 ile iktidara gelmiş bir partinin seçmeni, sokakta/işte/kahvehanede hiçbir dönemde rahat rahat AKP'li olduğunu söyleyememiştir. Hatta bugün dahi, Sarıkaya ya da başka bir çok insan -mesela yaftalanan bazı gazeteciler- AKP'li olmakla “suçlanıp(!)” “itirafa(!)” zorlanmaktadırlar... Bir çok konuda ABD'den esinlenen güzide sistemimizin, “gerçekleşebilecek olağanüstü durumlarda” herkesi doğru değerlendirebilme amacıyla yarattığı fişleme merakının bir sonucu sayılabilecek bu durum, olağanüstü durumları da aşıp alelâde, gündelik yaşantılarımızda karşımıza çıktığı için -sadece AKP'liler ya da Gülen cemaati mensupları için değil, kemalist olmayan- herkesin, sistemce esir alınmasının bir yöntemine de dönüşmüş durumdadır. Görevini yaptığı için “meslek hayatı” karartılan Sarıkaya'nın başına gelenler; bir çok subayın, astsubayın, bürokratın, hatta belediye çalışanının da başına geldi, geliyor: Türkiye'deki McCarthizm'in ne olduğunu merak edenler; son kitabı “İki Darbe Arasında” ile tekrar gündeme gelen İskender Pala'nın onca zaman, içine akıttığı gözyaşlarına bakıversinler bir zahmet... Medya Dürbünü Taraf Gazetesi yazarı Rasim Ozan Kütahyalı oldukça enteresan bir yazı yazdı geçen hafta: Köşesinde anlattığına göre, Habertürk televizyonunda yayınlanan “Hülya Avşar Soruyor” programına katılan Kütahyalı, bu vesileyle önceki hafta “Memleket Meselesi” programında Ahmet Kekeç ve Salih Tuna ile konuştukları konu olan “Ahmet Kaya” meselesine dair bir dosyayı da yanında götürmüş. Malûm, 1999'da MGD gecesinde ödül alan Ahmet Kaya “Kürtçe şarkı yazacağını ve klip çekeceğini” beyân ettiği için davetlilerin saldırısına uğramış, linç edilmek istenmiş ve hakkında çıkan asılsız haberler yüzünden açılan davalardan sakınmak için gittiği, “yağmurlarını bile tanımadığı” Paris'te hayata vedâ etmişti. Kütahyalı, Kaya'nın vefâtından evvel, özellikle Hürriyet'ten Ertuğrul Özkök ve Fatih Altaylı'nın, şarkıcı hakkında yaptıkları çirkin haberleri ve hatta gazetedeki meş'ûm manşetleri bir dosya olarak götürdüğü programda Hülya Avşar'a gösterdiğini ve bu konuyu tartıştığını yazdı. Ne kötü ki geçen hafta perşembe gecesi yayınlanması beklenen program hala daha yayınlaşmış değil! Bunun, Habertürk gazetesi genel yayın yönetmeni Fatih Altaylı ile bir alakası olduğunu tahmin etmek için alim olmaya gerek yok. Fakat tıpkı Kütahyalı'yı olduğu gibi beni de asıl şaşırtan ve üzen -şâyet takibimden kaçmadıysa- bu televizyonun başında bulunan ve “Sansürsüz” programıyla gerçek bir moderatörlük örneği sergileyen, objektif gazeteci Yiğit Bulut'un sessizliği... En azından bir şeyler mırıldansa ya! Bu yazı 17 Şubat 2010 tarihinde habertaraf.com sitesinde yayımlanmıştır.
Word'e Aktar |
| Yorum Yaz
Bu habere toplam 1 yorum yazılmıştır. Vaner Alkaç
[ 08 Mart 2010 17:44 ]
Sevgili Alper
Yorumların tamamını okumak için tıklayın. |
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
© 2005-2007 Yeni Toplum Tüm Haklari Saklidir Altyapı: MyDesign Haber Sistemi |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||