| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| 6/9/2010 Anasayfa | Haber Ara | Anketler | Sitene Ekle | RSS Kaynağı | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Arama |
2011 seçimlerinin sonucu niye belli? 05 Mart 2010 Türkiye bir müddet sonra 2011 seçimlerini konuşmaya başlayacak. CHP’nin hükümeti erken seçime zorlaması anlaşılır bir şey. Çünkü şu an Türkiye ekonomide görebileceği dibe gelmiş durumda. En sorunlu veri olan işsizlik verileri için de bunu söyleyebiliriz. 2010’un ikinci yarısından itibaren Türkiye kriz öncesi büyüme ivmesini yakalayacak. Sanayideki istihdamın da aynı dönemde artmaya başlayacağını söyleyebiliriz. Bununla birlikte işsizlikteki artış duracak. Ama ekonomide daha önemlisi, Körfez kaynaklı Doğrudan Yabancı Yatırımların bu yılın ikinci yarısından itibaren gelmeye başlayacak olması ve belki bir üçüncü varlık barışı uygulaması. Hükümet bunun için IMF anlaşmasını bekletiyor. IMF’nin şu sıralar Türkiye’ye diyeceği bir şey yok. Hükümet ne zaman isterse IMF imzayı basar. Burada küresel güçler iktidar partisinin arkasında. Çünkü 2012’de Obama’nın mutlaka yeniden seçilmesi gerekiyor. Bu seçimin anahtar ülkesi Türkiye. Ancak hem Amerika-İngiltere hem de AB 2011 seçimleri için fazla endişeli değil. Çünkü sonucu az çok tahmin ediyorlar. Türkiye’de bir önceki genel seçimlere göre, siyasi aktörlerde, kurumlarda bir değişiklik yok. CHP aynı CHP; MHP’nin artık Türkiye için yeri ve cesameti belli. CHP’nin yanında ya da solunda alternatif bir sol oluşum-ne yazık ki- ortaya çıkamadı. Türkiye bir zamanlar çaresizlikten Uzan’ın partisine bile hatırı sayılır bir oy vermişti. Ancak bundan sonra Uzan türü adamlara öyle pek oy çıkacağını sanmıyorum. 2011 seçimlerine yetişecek yeni partilerin alacakları oy en çok yüzde 2-3 olur. Bu açıdan hiç kimse sağına soluna dönüp bakınmasın, 2011 seçimlerini sonucu, aşağı yukarı, belli. Bu seçim sistemi ve eldeki siyasi aktörlerle şimdiki iktidarın alternatifi CHP-MHP koalisyonudur. Bu koalisyon, 80 öncesi Milliyetçi-Cephe koalisyonları ile seksen sonrası RP-DYP ya da DYP-SHP koalisyonlardan daha şaşkın ama çok daha kanlı bir iktidarı Türkiye’nin kucağına oturtur ki; işte siz o zaman görün Türkiye ekonomisini. Bir kere, 2010-2012 arasında Türkiye’ye yalnız körfez ve Suudi kaynaklı sermaye akışının ortalama 50 milyar dolar civarında olacağı tahmin ediliyor. Bugün yalnız bir fonun, Türkiye üzerinde, yaklaşık 20 milyar dolarlık projeksiyonu var. Bunun dışında Avrupa’da özellikle makine sanayinde birçok marka Türkiye’ye yatırım yapacak. Çünkü Avrupa, krizden çıkmak için Amerika’nın ikinci savaştan sonra yaptığını yapmak durumunda. Yani bütün kıta’da ileri teknolojiye dayanan yeni ekonomiyi merkeze alıp, bunun dışındaki sanayiyi uygun ölçek ve dışsallığın olduğu “çevre”ye dağıtmak zorunda. Bütün bu süreçte iki geliştirici dinamiğe tanık olacağız. Birincisi, Türk sanayicisi, birçok Avrupa markasını satın alarak, dünyaya ihracatını markalaşma üzerinden de artıracak. İkincisi ise, küresel birçok markanın Türkiye’de, makine ve ileri teknoloji içeren sektörlere doğrudan yatırım yapması. Bu iki dinamik birleşerek Türkiye’nin hem doğusuna hem de batısına yönelik ihracatını geometrik olarak artıracak. Hemen bir örnek verelim; Ekonomide en önemli sektör hangisidir? Bu soruya Marksist iktisatçılar bir kerede yanıt verir: Üretim araçlarını üreten sektör; yani ilk önce makine yapan makineler sonra da kesim ikinin, başka deyişle tüketim mallarını, üretecek makineleri yapan sektörler. Irak Harekâtı, Bosna ve Azerbaycan Savaşları, Meksika, Arjantin, Asya ve Rusya krizleri, dış istikrarsızlık, savaş, kifayetsiz koalisyon hükümetlerinin iktidarsızlığı ile örülü ve de 1994, 1999- 2001 krizleriyle de iç istikrarsızlığa sahne olan bir dönemde Makine Sanayii ihracatını yıllık %22,43 oranında büyütmüştür. Öte yandan, 2002 Ocak 2008 Aralık ayları arasındaki dönemde ise Makine Sanayii ihracatı yıllık ortalama olarak %29,71 oranında büyümüştür. Şimdi bu büyüme, hem doğrudan yabancı yatırımlar çerçevesinde hem de sanayinin kendi iç dinamikleri çerçevesinde olmuştur. Avrupa makine sanayi artık Türkiye üzerinden doğu pazarlarını denetleyebilir. Bunun için hem Avrupa markaları Türkiye’ye gelecektir hem de Türk markaları Avrupa’dan şirket ve marka satın alacaktır. Bu açıdan 2023 yılına kadar olan süreçte yalnız makine sanayinin ihracatı yaklaşık 150 milyar dolar sınırına dayanacaktır. Bunun dışında bütün bu süreçte Türkiye’ye yapılacak enerji yatırımlarını düşünün. Bu alanda yapılacak yatırımlar da milyar dolarlarla ifade edilecektir. Buradaki temel tez şudur: Türkiye’nin, 2010 sonrası, Avrupa ve Asya kalkınmasını birleştirerek kapitalizmin yeni sermaye birikiminin merkezlerinden birisi olacağı ve enerji ve teknoloji üreten sektörlerde öne çıkarak Avrupa ve Asya büyümesini birleştiriceği gerçeğidir. Özellikle makine, enerji gibi sektörlere çok yoğun girişin olacağı bu temel tezden hareketle söylenebilir. Bütün bunlara banka-finans ve iletişim-medya sektörlerini eklemiyorum. Şimdi böyle bir küresel büyüme potansiyeli, kafaları 19. yüzyılla 20. yüzyılın ilk çeyreğine sıkışmış şaşkınlara teslim edilir mi? Türkiye kendisini 2011 sonrasına hazırlasın; 2011 sonrası gelecek demokratikleşme rüzgârı herkes için yeni bir başlangıç olacak.
Word'e Aktar |
| Yorum Yaz
Bu habere toplam 2 yorum yazılmıştır. Alper Gürkan
[ 07 Mart 2010 22:18 ]
Cemil Ertem'in öngörülerine siyaseten ben de katılıyorum: ABD'de alt komisyonun alt komisyonundan çıkan "Ermeni" kararına bile "Davos'un intikamı" diye içten içe sevinen zavallıların böylesi kritik bir süreçte Türkiye'de iktidara gelmeleri beklenemez, hele ki bu arkadaşlar hala antidemokratik uygulamalar peşindeyken...
Vaner Alkaç
[ 07 Mart 2010 12:19 ]
Bu konuda aylar önce yazılmış Türkiye Dört Ayağının Üstüne Düşüyor adlı yazının okunmasını da öneririm. Ayrıca bu yazıdan "sol çocuklar" hoşlanmayacak. Çünkü onlar siyasi söylemlerini felaket tellallığı üzerine kurmuşlardır. BU gelişmeler Türkiye genelinde ve ilişkide olunan çevre ülkelerde feaodal yapının çözülmesi ve işçileşmenin artması demektir. Yine bu gelişmeler işçi sınıfının emek gücünün gelişmesi sonucunu da doğruracaktır. İşte Türkiyeli sosyalistlerin bu nitelikli iş gücü sahibi işçi sınıfının içinde örgütlenme çalışması hedeflerinden en önemlisi olmalıdır. Bir diğer noktada da bu süreç soğuk savaş statükosunun dağılması ve bunun için de demokratikleşme demektir. DEmokratikleşme sürecinde müdahil olunmalıdır. Örneğin neden ana yasa değişiklik sürecine verilen destek bir grevli toplu sözleşmeli hakkın -memurlar için de- anayasal güvenceye kavuşturulması düşünülmez ki? Gerek parlementodaki sosyalistler gerekse BDP ve sivil örgütlenmeler böyle bir talebi topluca dile getirmezlerki? Görüldüğü gibi nefes borularımızı açacak onlarca çalışma hayata geçebilir. Bir başka nokta ise yeni bir statükonun oluşmasını engellemek de bizim görevimiz. Demokratik müdahale alanlarının açılması yeni bir satükoyu da önleyicidir.
Yorumların tamamını okumak için tıklayın.
|
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
© 2005-2007 Yeni Toplum Tüm Haklari Saklidir Altyapı: MyDesign Haber Sistemi |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||