Ana Sayfa
9/9/2010           Anasayfa | Haber Ara | Anketler | Sitene Ekle | RSS Kaynağı

Arama


Gelişmiş Arama

Şeyh Bedrettin Ve Thomas Münzer Ayaklanması

Okunma  Yazar : Gazi Eke
Yorumlar  Yorum Sayısı : 0
Okunma  Okunma : 196
Tarih  Tarih : 16 Kasım 2009 22:10

 

Osmanlı İmparatorluğunda Şeyh Bedrettin ve Avrupa’da Thomas Münzer Ayaklanması

a)    Devlet Yapılanması ve Sınıfların Durumu

Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş döneminde ise Osmanlı yönetim kadrosu Türk-Sünni, Slav ve Rum aristokratlarıydı. Osmanlı Devleti, önce belirli bir ekonomik bütünlük gösteren Marmara bölgesinde kurulmaya başlanmıştı.

Osmanlı Devleti, önce belirli bir ekonomik bütünlük gösteren Marmara bölgesinde kurulmaya başlamış, bu kuruluş Rumeli'de devam etmiş ve ekonomik çıkarları aynı yönde olan aristokratik tabaka Osmanlı Devletinin egemen kadrolarında yer almıştır. Bu durumu ile, kurulan bu yeni devlet, Vasiliev'in deyisiyle bir «Greko-Slavo-Türk» devleti niteliğini kazanmıştır. (76) Bu niteliğin oluşumunu din, dil ve ulus ayrılıkları hiçbir yönde engelleyeme­miştir. Ne var ki, bu gelişime karşılık, Türk unsuru Osmanlı İmparatorluğu içinde bir azınlık durumuna düşmeye başlamıştır. (77)[i]

 

Bu kuruluş Rumeli’de devam etmiş ve ekonomik çıkarları aynı olan aristokratik tabaka Osmanlı Devleti’nin egemen kadrolarında yer almıştır. Osmanlı “Grek-Slav-Türk” devleti niteliği kazanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun bu gelişme döneminde ise Sünni-Arap ve Sünni-Osmanlı tarihsel kültürel egemen sınıfları ile Hıristiyan tarihsel kültürel egemen çevrelerinin çıkarları birleştirilmiştir.

Balkanlarda soylu Hıristiyanlar ve “askeri zümreler”, “Hıristiyan tımarları” olarak Osmanlı Devleti içinde tımar sahibi yapılmıştır. Devlet egemen çevrelerinin belirli bir tarihsel zorunluluktan doğmuş bu düzeni, kişisel mülkiyete çevirmeleri “vakıflaştırma yoluyla” yapılmıştır.

Aynı zamanda kamu toprakları “arz-ı memleket” asker ve bürokratların görevleri bittikten sonra özel kişilere devrediliyordu. Yani kendilerine ve çocuklarına kalmak üzere “malik hane” biçiminde veriliyordu. Bu yolla geniş topraklara sahip olanlar genellikle asker ve sivil devlet görevlileriydi. Bu gelişim sonucunda zengin bir toprak ağası sınıfı ile bu sınıf namına çalışan köylüler karşı karşıya gelmişlerdir. Diğer yandan asker ve sivil devlet görevlileri ticaret alanında kendilerini göstermişlerdir. Bunlar ellerinde birikmiş paralarını faizle köylülere borç vererek köylülerin tarlalarını ucuza kapatıyorlardı. Bu sınıflar tacirleşmişti.

Venedik’te bulunan ”Fondac dei Turchi”[ii] kuruluş ticaret amacıyla Venedik’e gelmiş olan Türk tacirlerinin kaldıkları ve mallarını depoladıkları yerdi. Burada Osmanlı tacirlerinin, önemli bir ticaret merkezi olan Venedik’te yüzyıllarca “bir koloni olarak yaşadıklarını” kanıtlamaktadır. Buna bağlı olarak Venedik ile yapılan anlaşmalar vardır (17 Ekim 1513).

Diğer yandan İngilizlerle yapılan ticaret anlaşmaları ilk kez 1553 yılında başlamıştır. Bazı ülkelerle ticari ilişkiler daha eskilere kadar uzanmaktadır.

Portekizli Joseph Nassi’nin[iii] Ege adalarında 10 adet Şarap baçının İltizam’ı[iv] vardı.

Osmanlı devletinin yönetici çevreleri Anadolu topraklarını sömürge olarak görüp değerlendirdikleri için Alevi ayaklanmalarının Osmanlı Sünni-İslam devletinin kurulması çabalarını engelleyeceğini kavramışlardı. Alevi ayaklanmalarıyla Anadolu’nun “Türk”-Sünni, Slav ve Rum egemen sınıflarının kontrolünden çıkacağını anlamışlardı.

1)Şeyh Bedrettin Ayaklanması

Osmanlı Ordusu, Timur karşısında Ankara’da bozguna uğrayınca iki kardeş –Musa Çelebi ile Mehmet Çelebi– arasında iktidar mücadelesi başladı. Osmanlı devleti aristokratları meşru padişah olan Mustafa Çelebi’yi bırakarak Mehmet Çelebi’nin yanına geçti. Öyle ki, Bizans imparatoru, Musa Çelebi’ye karşı Mehmet Çelebiyi yardıma çağırmış, Mehmet Çelebi de İmparator’un bu çağrısını hemen kabul ederek İstanbul’a gelmiş ve Bizanslılarla eğlence ile geçirilen üç günün sonunda, yanına bir Bizans birliğini de alarak Çelebi üzerine gitmişse de İnceyiz’de yenik düşmüş ve Anadolu’ya geri dönmüştür.

Mehmet Çelebi, Dulkadiroğlu ve Sırp Kralı’ndan yardım sağladıktan sonra Rumeli’ye geçti. Böylelikle Mehmet Çelebi'nin ordusu, Sırp Kralı’nın, Bizans İmparatorluğu'nun ve Osmanlı aristokratlarının katılması ile son derece güçlenmiş bulu­nuyordu. Bu bir krallar, imparatorlar ve beyler ordusuydu. Bu ordu, Musa Çelebi'yi en sonunda yenilgiye uğrattı ve savaşın sonunda, Musa öldürüldü.

Musa Çelebi’nin bayrağı altında toplananlar, beylerinin baskılarından bunalmış bulunan gerek Müslüman gerek Hıristiyan yoksul köylü ve halk kitleleridir. Bu niteliği ile Musa Çelebi'nin mücadelesi, bir halk hareketi olarak belirmekte ve ona karşı gerçekleştirilen kutsal ittifak ise, Musa Çelebi'nin mücadelesinin bu çevreler için toplumsal bir tehlike oluşturduğunu göstermektedir. Nitekim Musa Çelebi'nin Şeyh Bedreddin'i kazaskerliğe getirmesi bir rastlantı olmadığı gibi, devletin nimetlerinden halktan olan kişileri yararlandırması da, onun toplumsal tutumunu belirlemektedir.

Bu başarısızlığının nedeni Musa Çelebi’nin karşısına çıkan askeri gücün büyüklüğüdür. İkinci olarak Musa Çelebi’nin Rumeli’de bulunması, Anadolu’dan gereğince yardım alamaması demek olmuştur. Şeyh Bedreddin, Musa Çelebi'yi etkileye­rek toplumsal bir devrime yol açmak ve bunu kansız bir biçimde gerçekleş­tirmek istemiştir. Bu nedenle, Musa Celebi'nin yenilgisinden sonraki mü­cadeleleri, bunlar Mehmet Çelebi'nin iktidara tek başına sahip olduğu döneme rastlasa da, öncekilerin bir devamı olarak düşünmek gerekir.

Bu amaçla Mehmet Çelebi, Saruhan Valisi Süleyman Bey’e asker topla­yarak Aydın yöresinde bulunan Şeyh Bedreddin'in müridi Börklüce Mustafa üzerine gitmesini buyurdu. Bunun üzerine Börklüce Mustafa, Şeyh'e inanan­lardan 6.000 kişilik bir güç topladı. Kendilerini savunmak durumunda kalan Mustafa ve yanındakiler, Stilarion dağı geçitlerini tuttular ve bu geçitlerde Süleyman Bey ve ordusunu yenilgiye uğratarak öldürdüler. Bu kez, Mehmet Çelebi, Saruhan ve Aydın'a vali olarak atanmış olan Ali Bey’e aynı görevi verdi ise de gene aynı yerde bu ordu da yenildi ve Ali Bey, az bir kuvvetle Manisa'ya zorlukla kaçabildi. Bunun üzerine Mehmet Çelebi, henüz bir çocuk olan ve Amasya valisi olarak bulunan oğlu Murat’ın komutasına bütün Ana­dolu ve Rumeli askerini vererek bu orduyu Börklüce Mustafa üzerine gönder­di. Ancak gerçekte orduyu vezir-i âzam Bayezid Paşa yönetiyordu. Bu ordu «... yolda rast geldiği ihtiyar ve çocukları, erkek ve kadınları, yaş ve cins far­kı gözetmeksizin, merhametsizce kılıçtan geçiriyordu.» Murat’ın ve Baye­zid Paşa'nın yönetimindeki bu ordu, Börklüce Mustafa'yı yendi, birçoğunu öl­dürdü. Börklüce ile bazıları da tutsak edilerek Efes'e götürüldü. Burada Börk­lüce Mustafa'ya birçok işkenceler yapılarak inancından dönmesi istendi ise de, O sonuna kadar dayandı, inancının doğruluğunu savundu. Bunun üzerine önce asılarak idam edildi, sonra da cesedi çivilerle çarmıha gerildi, kentin içinde böylece dolaştırıldı. Börklüce Mustafa öldürülmeden önce, müridleri onun önünde idam ediliyorlardı. Bunlar ölürken yalnızca  «Dede Sultan eriş !» dediler ve inançlarından dönmediler.

Bu başarıdan sonra Osmanlı ordusu Şeyh Bedreddin'in öteki müridi olan ve Manisa yöresinde bulunan Torlak Kemal üzerine yürüdü. Yapılan zorlu bir savaş sonucunda Torlak Kemal'in adamlarından çoğu öldürüldü ve Torlak Kemal de Manisa da asıldı (1417).

Olaylar patlak verdiği sırada ise Şeyh Bedreddin, İznik’ten gitmiştir. Şeyh Bedreddin, önce İsfendiyaroğlu'nun yanına gitmiş, ondan gördüğü yar­dımla da Eflâk'a geçmiştir. Eflâk Beyi’nin de kendisine yardımcı olması üze­rine güçlenmeğe başlayan Şeyh Bedreddin, Mehmet Çelebi'nin ordusu ile bir­likte yaklaştığı haberini alınca Alevilerin çoğunlukta bulunduğu Deliorman bölgesine geçti. Ancak burada bir baskın sonucunda yakalanan Bedreddin, yargı­lanmak üzere Serez'e getirildi.

     Şeyh Bedreddin hakkında Şeyhülislam Ebussuud Efendi'nin görüşü de şu şekildedir[1]:
Soru : Şeyh Bedreddin Simav ki "Varidat" sahibidir;
"Bedreddin yandaşlarına küfür ve lanet etmeyen kafirdir." diyen birisine şeriat bakımından ne yapmak gerekir?
Cevap:Diğer kafirler gibi Bedreddin yandaşı olanlar kafirdir, demek doğrudur.  Ancak bunların adını anmayıp lanet etmeyen kendi halindeki Müslümanlar kafir olamaz.
Soru: Simavnalu taifesinden bir bölük insan şarap içip izinle birbirlerinin  eşlerine tasarruf etseler, bunlara ne yapmak gerekir?
Cevap: Öldürülmeleri gerekir...
Soru: Bir kişi, "Kim Şeyh Bedreddin dervişlerini evine misafir alırsa onu azarlayıp ayrıca suç parası almak gerekir." dese bu uygulama dine uyar mı?
Cevap:Misafir olan kötü şöhretli Simavi(Şeyh Bedreddin) yandaşıysa uyar.

 Alınan fetva üzerine Şeyh Bedreddin, 1420’de Çarşı içinde çıplak olarak asıldı. Şeyh Bedreddin'in bedeni bir gece darağacında kaldıktan sonra, kuşluk vaktinde alınıp ,vasiyeti üzere yıkanarak müritlerince satın alınan nalbant dükkanına defnedildi. Defnedildiği yere onu astıran Çelebi Sultan Mehmed'in de engel olamadığı büyük bir türbe yaptırdılar.Şeyh'in mezarı Rumeli'nin istilasına kadar büyük bir ziyaretgah idi. Bu bölgenin Türkiye toprakları dışında kalması sırasındaki göç esnasında Serezli Ferid Bey ve arkadaşlarınca 1924'te kemikleri İstanbul'a getirildi[2]. 1961'de ise Sultan Mahmut Türbesi'ne gömüldü.
Şeyh Bedreddin'in torunu Hafız Halil, dedesini yargılayıp, idama mahkum edenleri şöyle nitelendiriyordu:

Geldiler divana ashab-ı nifak
Katl için itdiler anda ittifak

Şeyh Bedreddin'in anısına  Rumeli'de özellikle  Deli orman bölgesinde büyük saygı gösterilir.Öldüğü kabul edilen günde, onun Serez'de asılmış olması anısına Aleviler,Üryanlar Semahı adı verilen bir semah dönerler.[3] Ayrıca yine Rumeli Alevileri arasında büyük nüfuza sahip Bedreddin Ocağı'nın varolması da Şeyh Bedreddin  ve onun hareketinin bıraktığı etkiyi göstermek bakımından anlamlıdır.[4]

Şeyh Bedreddin, bir halk adamı idi. Onun için «başına avâm-ı nâs’dan bir­çok kimse toplandı.» Ve gene aynı nedenle halk arasında «Ben de hâlümce Bedreddinem» sözü, bir ata sözü olarak günümüze değin geldi.

Osmanlı imparatorluğunun gelişme döneminde ise  Davutoğlu, Şah Kulu, Nur Ali Halife, Şeyh Celel, Baba Zünnun ve Kalender Çelebi ayaklanmaları olmuştur. Baba Zünnun en geniş çaplı bir ayaklanma olarak tarihte yerini almıştır.

b) Şeyh Bedrettin ve  Thomas Münzer

Osmanlı İmparatorluğu döneminden önce gerçekleşmiş Alevi ayaklanmaları ile Osmanlı İmparatorlu dönemi içinde gerçekleşmiş Alevi ayaklanmalarının temel felsefesi ekonomik, siyasi ve ideolojik olarak birbirine çok benzemektedir. Felsefi kökleri de aynıdır.

Biz, Şeyh Bedreddin ayaklanmasını örnek alarak Şeyh Bedreddin ile Avrupa’daki Thomas Münzer ayaklanması arasındaki benzerlik ve farklılıkları üzerinde duracağız:

·       Benzerliklerden biri ayaklanmanın egemen sınıfların siyasal iktidara yönelik olması ve ezilen sınıfların siyasal iktidarını ve komünü hedeflemesiydi.

·       Farklılıklardan biri ise Şeyh Bedrettin savunduğu felsefenin Thomas Münzer’in savunduğu felsefeden ileri olmasıydı:

·       Çünkü Şeyh Bedrettin doğa felsefesini temel alıyordu ve Maddeciydi. Bedreddin, gerçeği halka açıklarken “gizemciliği” sadece bir  yöntem olarak düşünüyordu. Kısacası Şeyh Bedrettin Batini-Alevi felsefe okullarından biri olan Zamancılığın düşüncelerini savunuyor ve yayıyordu.

·       Thomas Münzer  ise yine Batini-Alevi felsefe okullarından biri olan Hallac-ı Mansur’un mensubu olduğu Vücudiyeciliği  temel alıyordu. Ellerindeki programı gerçekleştirmek için Münzer, sadece Almanya’daki Katoliklik değil, dünyadaki Katolikliğin ve Hıristiyanlığında bütün temel noktalarına hücum ediyordu.

      ‘’Münzer diyordu ki: Asıl canlı ve yaşayan vahiy, bütün halklarda her zaman var olmuş ve hala bugün bile var olan akıl-vahiy’dir.’’[v]

·       Alevilik, ırk, cinsiyet, milliyet, milliyetçilik, din ve mezhep ayrımını ortadan kaldırarak tüm insanlığı birleştirmeyi temel alıyordu.

·       Alevilik egemen tarihsel-kültürel ve egemen-sınıfsal olarak giydirilmemiş ve sınırlandırılmamış bir insanı temel aldığı için evrenseldi.

 

August Bebel, Şeyh Bedrettin’in savunduğu felsefeyle ilgili şöyle bir değerlendirme yapıyordu:

“Dehriyuncular(Zamancılar) daha ileri giderek tam bir materyalist felsefeyi savundular. Bunlar dünyanın başlangıcı bulunmadığını ve sonsuz olduğunu söylüyor, bu bakımdan bir başlangıç nedenine, bir yaratıcıya gerek bulunmadığını ileri sürüyorlardı. Duyularla algılanmayan hiçbir bilginin olamayacağını ileri süren zamancılar, sonsuzdan gelip sonsuza giden tek kalıcı gerçeğin zaman olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre evrende hiçbir şey yok olup gidemez. Cisimlerin dış biçimi maddeleri değiştirip durur ve biri birlerine karışırlar, ama maddenin kendisi ne ise, o kalır” [vi]

 

Diğer yandan Engels, Thomas Münzer ayaklanmasından sosyalizm için teorik dersler çıkartıldığını ve bu ayaklanmanın da Komünizmin gerçekleşmesi olanaksız bir düşünü geleneksel olarak algılayarak gerçeklikte, modern burjuva koşullarının bir öncelemesi olarak değerlendirmişti. ”Sosyalizm icat edilmemişti”, “sadece bir araya getirilmişti”. Engels, köylü ayaklanmasıyla ilgili şöyle bir değerlendirme yapıyordu:

“Daha o çağda, halkçı bölüntünün, kendini neden sadece feodalizme ve ayrıcalıklı burjuvaziye karşı savaşım ile sınırlamayacağını işte bu durum açıklar; bu bölüntü, en azından imgeleme yetisi alanında, henüz doğmakta olan modern burjuva toplumu aşmalıydı. Bu durum, her türlü mülkten dıştalanmış bu bölüntünün, sınıf bağdaşmazlıkları üzerine dayanan tüm toplum biçimlerinde ortak olan kurumlar, görüşleri ve fikirleri, neden daha şimdiden tartışma konusu yapacağını açıklar. İlkel Hıristiyanlığın chiliastique[vii] düşleri, bunun için en elverişli bir hareket noktası sunuyordu. Ama, aynı zamanda, sadece bugünü değil, hatta geleceği de aşan bu önceleme, ancak zorlu, fantastik bir niteliğe sahip olabilirdi ve ilk gerçekleştirme girişiminde, gene çağın koşulları tarafından belirlenen dar sınırlar içine düşecekti. Özel mülkiyete karşı saldırılar, mallarda ortaklık istemi, kaba bir iyilikseverlik örgütü biçiminde dağılıp gideceklerdi. Belirsiz Hıristiyan eşitliği, olsa olsa, yasa karşısında uygar eşitliğe varabiliyordu; her türlü yetkenin ortadan kaldırılması, sonunda, halk tarafından seçilmiş cumhuriyetçi hükümetlerin kurulmasına yol açtı. Komünizmi imgeleme yetisinde öncelemek, gerçeklikte, modern burjuva koşulların bir öncelemesi idi.” [viii]

 

Engels, bu dönemde modern karşıt sınıflar bulunmadığından dolayı devrimi sahiplenecek ve sürdürecek sınıfların olmadığını vurgulayarak sosyalizmin erken bir doğum olarak ortaya çıktığını ifade etmiştir. Engels, Thomas Münzer’in ortaya koyduğu programla ilgili bir değerlendirmesi de şöyleydi:

“Köylüler arasında, papazlar sınıfı malların halk yararına laikleştirilmesi (secularisation) istemi ile bir ve bölünmez Alman krallığı istemini; bu andan itibaren, Thomas Münzer, kilise mallarının bölüşümü yerine, onların topluluk yararına zoralımını ve birleşik Alman İmparatorluğu yerine de bir ve bölünmez Cumhuriyet’i geçirene kadar, köylülerin ve halktan kişilerin en ileri bölüntüsü içinde düzenli olarak kendini sık sık gösteren bu iki istemi, burada ilk kez görüyoruz.”[ix]

 

Engels, aynı zamanda bu ayaklanmada Münzer’in ortaya koyduğu programın burjuva cumhuriyeti ve laikliğini de aştığını ileri sürmüştür. F.Engels Thomas Münzer’in Batini-Vücudiyeci olduğunuda söylemiştir.  Thomas Münzer önderliğindeki köylü ayaklanmalarından yüz yıl önce Büyük Anadolu Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları döneminde seri bir şekilde devam eden Alevi ayaklanmalarında ortaya konan görüş ve pratikler de sosyalizmin bir erken doğumuydu. Bu ayaklanmalarda ortaya konan programın toplumsal bir ifadesi olarak burjuva cumhuriyetini ve laikliği aşan bir toplumsal yaşam biçimi Alevilerin içinde bugüne kadar hâlâ devam etmiştir.

Anadolu’daki Alevi ayaklanmaları ile Avrupa’daki Köylü ayaklanmaları arasında komünizmi imgeleme açısından ortak bir yan vardır. Şeyh Bedrettin ile ilgili Dukas’ın Türkçe metninde bütünüyle yer almayan küçük bir ayrıntı, Şeyh Bedreddin ayaklanmasının Thomas Münzer ayaklanmasına politik olarak ne kadar benzediğini gösterdiği gibi hatta bu ayaklanmalardaki politik perspektifinin Almanya’daki köylü ayaklanmasından daha da ileri olduğunu göstermektedir. Çünkü Anadolu’daki Vücüdiyecilik daha sonra aşılarak Vahdet-i Mevcut felsefesi halini almıştır. Şeyh Bedrettin döneminde ise çok daha ileri bir politik aşamaya gelinmiş olduğunu pekiştiriyor:

“Börklüce Mustafa’nın yalnızca giyim, yiyecek, vb. gibi malların değil; araba ve atların, yani o zamanın üretim araçlarının da ortaklaşa kullanılmasından yana olduğunu yazıyor.” [x]

 

Burada komünist toplumun temel niteliklerini bulmak mümkün, ama üretici güçlerin o dönemdeki gelişme düzeyine oranla henüz tohum halinde bu nitelikler. Gelişip ortaya çıkmaları, tohumun filiz verebilmesi için işbölümü ve toplumsal sınıfların oluşması gerekecektir. Yirmi sekiz yaşında işkenceyle öldürülen Münzer ve Serez çarşısında asılan Şeyh Bedreddin’in kurmak istedikleri toplumsal düzen, ancak belli bir üretim tarzı aşamasından sonra yani sosyalizmin nesnel ve öznel koşullarının var olabileceği daha ileriki bir toplumda yeniden gündeme gelebilecektir.

Nâzım Hikmet, destanında Bedreddin ayaklanmasının yenilgisini “tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zarurî neticesine” bağlarken Engels’in görüşlerinden yola çıkıyor. Engels’in XVI. yüzyıl Almanya’sı için söylediklerini XV. yüzyıl Anadolu’suna uyguluyor. Gerçi iki özgül harekette benzer nitelikler ağır basmakla birlikte ayrı koşullar söz konusudur. Her iki köylü ayaklanmasının da, tarihsel maddecilik açısından ele alındıklarında, aynı sorundan kaynaklandıkları görülür. İki ülkenin de içinde bulundukları koşullar -bu Osmanlı toplumu için daha da karmaşık bir olgudur- başkaldıran halk kitlelerinin isteklerini karşılayacak düzeyde değildir. Proletarya henüz tarih sahnesine çıkmamıştır. Fakat burjuva toplumunun nüveleri vardır. Üretici güçlerin gelişme düzeyi, sınıflar arası ilişkiler, güç oranı, v.b. gibi etkenler, önceden belirlenmiş bir tarihsel aşamaya doğru yöneltmektedir toplumu…

Şeyh Bedreddin ayaklanmasını komünist toplum özlemi olarak niteleyebiliriz. Bu komün toplumları bir ütopya değil gerçekti.

Bu hareket sosyalizmin ilk belirtilerini de içinde taşıyan, çağlardır süregelen tarihsel ve kültürel ezen sınıf – tarihsel ve kültürel ezilen sınıf çatışmasına canlar (“halkçı”) niteliği kazandıran tarihsel kültürel bir sınıf hareketidir.

Bu hareket, ezilen tarihsel kültürel bir sınıf hareketinin felsefi izleri olarak geçmişe bağlı olduğu kadar komünizmi görünür hale getirmesi açısından ileriye, geleceğe dönüktür.

Nâzım Hikmet, erken devrimci bir sıçrama olarak yorumlar Şeyh Bedreddin Ayaklanmasını. Nazım yüreğiyle emekçi halkın yanındadır. Şiirinde şöyle diyordu:

“Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zarurî neticesi bu! deme, bilirim! O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim, Ama bu yürek o, bu dilden anlamaz pek. O, ‘hey gidi kambur fele’k, hey gidi kahbe devran hey’ der. Ve teker teker, bir an içinde, omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri, yüzleri kan içinde geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak geçer Aydın ellerinden Kara’burun mağlûpları” [xi]

 

Nazım Hikmet Şeyh Bedreddinle ilgili değerlendirmesine şöyle devam ediyordu:

“İsa Peygamber’in ölüsü, etiyle, kemiğiyle, sakalıyla dirilecekmiş. Bu yalandır. Bedreddin’in ölüsü, kemiksiz, sakalsız, bıyıksız, gözün bakışı, dilin sözü, göğsün soluğu gibi dirilecek. Bunu bilirim işte. Biz Bedreddin kuluyuz, ahrete, kıyamete inanmayız ki, dağılan, fena bulan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. Bedreddin, yine gelecek diyorsak, sözü, bakışı, soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir, diyoruz. (...) Dedem, Bedreddin’in geleceğine inandı mı, inanmadı mı, bilmiyorum. Ben, dokuz yaşımda buna inandım. Otuz, bu kadar, yaşımda yine inanıyorum.”[xii]

 

Nazım Hikmet’ten önce yaşamış Dedemoğlu adında bir halk şairi de yazdığı şiirinde Nazım’la aynı duyguları paylaşıyordu. Bu şair tarafından XVII. yüzyılda yazılmış bir şiirde yine aynı inancı görüyoruz.

Ne var ki, halkın bağrından çıkmış bir şair olan Dedemoğlu’nun Bedreddin’e duyduğu sevgi, inançsal-ideolojik öğeler taşımakla birlikte çok daha yalın ve içtendir. Hele son dizeler halkımızın Bedreddin’e sahip çıktığını, onu kendinden biri olarak gördüğünü tanıtlıyor. Kara Nine’nin, “Serez’in Şahı”nın eşiğine yüz sürmesi, bir evliyaya duyulan saygıdan da öte, Bedreddin’in Anadolu halkında yaşadığının en gerçek kanıtıdır:

“Erenlerin, evliyanın yoluna
Derviş oldum, erdim kudret sırrına
Hüseyn’den aldılar senin yerine
Güzelsin Serez’in şahı, güzelsin
Güzelsin pirimin nûru, güzelsin

Cinsinden alınan yerin nûru var
Gelen dervişlerde kudret sırrı var
On iki imam gerçek erin aslı var

Güzelsin Serez’in şahı, güzelsin
Güzelsin pîrimin nûru, güzelsin

Şahlar içinde Serez’in şahısın
İsmin Şah Bedreddin, ilim varısın
Müminler kâbesi, dostum nürusun

Güzelsin Serez’in şahı, güzelsin
Güzelsin pîrimin nûru, güzelsin

Şahlarımız var imamlar ağası
Mürşidin ehli, mollanın illacı
Şefaatçımızdır velâyet şahı
Güzelsin Serez’in şahı, güzelsin
Güzelsin pîrimin nûru, güzelsin

Çığrışa çığrışa aştık balkanı
Altıncıda gördük Serez halkını
Yedincide yüzler sürdük sultanı

Güzelsin Serez’in şahı, güzelsin
Güzelsin pîrimin nüru, güzelsin

İndim seyreyledim, dostun durağı
Sekiz melek tutar arşın direği
Pirimin hesapsız yanar çırağı

Güzelsin Serez’in şahı, güzelsin
Güzelsin pîrimin nûru, güzelsin

DEDEMOĞLU, uyarır çırağ yakar
KARA NİNE eşiğine yüz sürer
DERVİŞ CEVAD BABA’m murada erer
Güzelsin Serez’in şahı, güzelsin
Güzelsin pîrimin nûru, güzelsin” [xiii]

Aynı zamanda Şeyh Bedreddin ayaklanmasında yer alan ve o dönemde[xiv] öldürülen önderlerden birisi olan Torlak Kemal için de Aleviler şu ağıtı yakmışlardır:

“Aydın ellerinde ceran gezerdi,

Analar al yeşil tuğra bezerdi,

Bacılar tuğraya sedef dizerdi,

Sedef'in üstüne âyet yazardı,

 

İriş pirim iriş, gör ki olanı,

Kurtlar muhanetten elde kalanı.

 

Başparmak üstünden bir bulut ağdı,

Bulut değildi de bir koca dağdı,

Alazlanıp gelen billâh çarağdı,

Irahmet çekildi, ok, cıda yağdı,

 

İriş koç yiğidim uğrular geldi,

Uğrunun soluğu bağrımı deldi...

 

Kılıç üşürürdü, beyi, sultanı,

Atını koşturdu veziri, hanı,

Biz de helâl ettik bu kuşça canı,

And verdik yoluna, dökeriz kanı,

 

İriş Dede Sultan, kavgaya iriş,

İmdi can günüdür, gazaya giriş...

 

Aydın'da, Ortaklar, Karaburun'da,

Kılıç ceran oldu, oynuyor kında,

Bir elim harmanda, bir elim kanda,

Kanara kurarız biz de yakında,

 

İriş koç yiğidim er meydanına,

Sultanın ettiğin koma yanına...

 

Sultanoğlu, leşkerine buyurdu,

Buyruğunu dört bir yana duyurdu,

Kılıç çaldı, ana, bebe savurdu,

Yalım esti her yanları kavurdu,

 

Vur yoldaş vuralım, kavga günüdür,

Ahırı evveli, gine ölümdür...

 

Sultana paşadan muştu salındı,

Leşker ortasında ziller çalındı,

Dedemin başına ferman kılındı,

Bir seher vaktiydi kaddi alındı,

 

Sesimi banlasam varabilemez.

Garı benim yüzüm gülebilemez” [xv]

Alevi yaşam felsefesi kapitalizm geliştikçe modern sınıflar içinde kendi varlığını hissettirmeye devam ediyor. Tarihsel ve kültürel olarak da işçi sınıfını tarihsel bir sınıf durumuna getirecektir. Tarihsel ve kültürel egemen bir zeminde gelişen bir sınıfın, insanlığın kurtuluşunu sağlamayacağını ön deneyler de göstermektedir. Bu tarihsel ve kültürel toplumsal bir gerçekliktir. O zaman Bedreddin inancı da usçu ve ezilen sınıfların tarihsel-kültürel bir yaklaşımı ile tarihin bilimsel çözümlemesine yerini bırakacaktır. Ama halkımız yine, onun adını ve devrimci şiarını “karımızdan başka her şey ortaktır” diyerek bir umut türküsü gibi kuşaktan kuşağa aktarmaya devam edecek. Bedreddin olayı, emekçi sınıfların tarihsel ve kültürel bazda gelişen bir kurtuluş simgesine dönüşecek böylece; Anadolu halkının ayrılmaz bir parçası olarak yaşamını sürdürecek. Mehmet Çelebi’nin XV. yüzyılda yanıt bulamadığı sorusuna biz, yüzyıllar sonra kesin bir karşılık verebiliriz: Evet, Halac-ı Mansur, Seyyid Nesimi, Pir Sultan, Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal hâlâ yaşıyor!



[1] M.Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislam Ebussuud Efendi Fetvaları, 2.b., İst, 1983, s.193.

[2] Kaygusuz, agy, s:102.

[3]  Irene Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, Çev. T. Alptekin, İst., 1993, s:146.

[4] Halil bin İsmail bin Şeyh Bedrüddin Mahmud, Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Manakıbı, Yay.A.Gölpınarlı-İ.Sungurbey, İst., 1967, s:175.



[i] Çetin Yetkin. Türk Halk Hareketleri ve Devrimler. Say Kitap Pazarlama. Üçünü Baskı. Eylül 1984. sf. 75.

 

[ii] Fondaco: Kervansaray.

[iii] Osmanlı yönetiminde iskelelere uğrayan gemilerden, kara gümrüklerinden geçen kervanlardan alınan vergi.

[iv] Osmanlı Devletinde, mülkiyeti ve tasarrufu devlete ait bazı kaynakların gelirini, bu geliri devlete toptan ödeyip daha sonra kendisi tahsil etmek üzere bir kimseye devretme, keseneğe alma.

[v] F. Engels, Almanya’da Köylü Şavaşı, Payel Yayınları, Birinci Basım Ekim 1967,Sf: 59

[vi] August BEBEL. Hz. Muhammed ve Arap İslam Kültürü Dönemi. Bordo Klasikleri. sf. 153.

[vii] Apocalypse’deki (Vahiy) bir parçaya dayanan chiliaste’lar, İsa’nın dünyaya dönüşünü ve bin yıllık egemenliğini haber veriyorlardı.

[viii] Friedrich Engels. Köylüler Savaşı. Sol Yayınları. İkinci Baskı. 1990. sf. 49.

[ix] A.g.e. sf.70

[x] DUKAS. Histoire de Constantinople. VIII. Cilt, St. Genevieve Kitaplığı. Paris; ENGELS, Frederich : La Guerre des Paysans En Allemagne, Editions Sociales. 1974. sf. 393.

[xi] HİKMET, Nâzım. Tüm Eserleri. III. Cilt. Cem Yayınları. 1975. sf. 184.

 

[xii] A.g.e. sf.206

[xiii] ÖZTELLİ, Cahit. Uyan Padişahım. Milliyet Yayınları. 1976.  sf.165-166.

[xiv] “Aşık Paşaoğlu bu olayı şöyle anlatıyor: O dört kardeşin başlarını kestiler. Bu dört yüz kişiyi, eli bağlı, hepsini bir zindana götürdüler. Birbirleri üzerine attılar. Öldüler. Tez ölsünler diye duman yaptılar. Zindanın kapısını kapadılar. Zindanın içinde dumandan öldüler. Birisi kutulamadı, helak oldu. Yörgüç Paşa sabahleyin Türkmenlerin evine sürdü. Türkmenlerin evleri dahi Çorum yöresine konmuştu. Evlerini bastı. Hayli Türkmen dahi kırdı. Bütün davarlarını ve mallarını yağma ettirdi. Öyle oldu ki bir koyun bir akçaya satıldı. Kadınları ve çocukları perişan oldular. Memlekette yoksul kaldılar…”(a.g.e. sf. 119-120)

 

[xv] Çetin Yetkin. Türk Halk Hareketleri ve Devrimler. Say Kitap Pazarlama. Üçünü Baskı:. Eylül 1984. sf: 84 – 85.

 

 
 

[1] Çetin Yetkin. Türk Halk Hareketleri ve Devrimler. Say Kitap Pazarlama. Üçünü Baskı. Eylül 1984. sf. 75.

 

[1] Fondaco: Kervansaray.

[1] Osmanlı yönetiminde iskelelere uğrayan gemilerden, kara gümrüklerinden geçen kervanlardan alınan vergi.

[1] Osmanlı Devletinde, mülkiyeti ve tasarrufu devlete ait bazı kaynakların gelirini, bu geliri devlete toptan ödeyip daha sonra kendisi tahsil etmek üzere bir kimseye devretme, keseneğe alma.

[1] F. Engels, Almanya’da Köylü Şavaşı, Payel Yayınları, Birinci Basım Ekim 1967,Sf: 59

[1] August BEBEL. Hz. Muhammed ve Arap İslam Kültürü Dönemi. Bordo Klasikleri. sf. 153.

[1] Apocalypse’deki (Vahiy) bir parçaya dayanan chiliaste’lar, İsa’nın dünyaya dönüşünü ve bin yıllık egemenliğini haber veriyorlardı.

[1] Friedrich Engels. Köylüler Savaşı. Sol Yayınları. İkinci Baskı. 1990. sf. 49.

[1] A.g.e. sf.70

[1] DUKAS. Histoire de Constantinople. VIII. Cilt, St. Genevieve Kitaplığı. Paris; ENGELS, Frederich : La Guerre des Paysans En Allemagne, Editions Sociales. 1974. sf. 393.

[1] HİKMET, Nâzım. Tüm Eserleri. III. Cilt. Cem Yayınları. 1975. sf. 184.

 

[1] A.g.e. sf.206

[1] ÖZTELLİ, Cahit. Uyan Padişahım. Milliyet Yayınları. 1976.  sf.165-166.

[1] “Aşık Paşaoğlu bu olayı şöyle anlatıyor: O dört kardeşin başlarını kestiler. Bu dört yüz kişiyi, eli bağlı, hepsini bir zindana götürdüler. Birbirleri üzerine attılar. Öldüler. Tez ölsünler diye duman yaptılar. Zindanın kapısını kapadılar. Zindanın içinde dumandan öldüler. Birisi kutulamadı, helak oldu. Yörgüç Paşa sabahleyin Türkmenlerin evine sürdü. Türkmenlerin evleri dahi Çorum yöresine konmuştu. Evlerini bastı. Hayli Türkmen dahi kırdı. Bütün davarlarını ve mallarını yağma ettirdi. Öyle oldu ki bir koyun bir akçaya satıldı. Kadınları ve çocukları perişan oldular. Memlekette yoksul kaldılar…”(a.g.e. sf. 119-120)

 

[1] Çetin Yetkin. Türk Halk Hareketleri ve Devrimler. Say Kitap Pazarlama. Üçünü Baskı:. Eylül 1984. sf: 84 – 85.

Word'e Aktar Word'e Aktar | | Yorum Yaz Yorum Yaz

Bu Yazarın Önceki Yazıları

Son Haberler

Vaner Alkaç Vaner Alkaç
KÜRT-TÜRK ÇATIŞMASI YOK FAŞİST TERÖR VAR
Nilsu Baycan Nilsu Baycan
12 EYLÜL REFERANDUMU VE EMEKÇİ CEPHESİ
Faruk Eroğlu Faruk Eroğlu
ÇEMEN GREVİ VE SORUMLULUĞUMUZ
Oktay Çaparoglu Oktay Çaparoglu
TEKERRÜR EDEN TARİH
Cemil Ertem Cemil Ertem
20. yüzyılın tasfiyesi-2
Alper Gürkan Alper Gürkan
Asimetrik Savaş Cephesinde Değişen Bir Şey Yok!
Nevin Önen Nevin Önen
SİLAHI DA KURŞUNU DA GÜZELLİK OLANLAR...
Umut Ileri Umut Ileri
İŞÇİ SINIFI ÖĞRENİYOR!
Gazi Eke Gazi Eke
Şeyh Bedrettin Ve Thomas Münzer Ayaklanması
Adem Yildiz Adem Yildiz
Gereksiz eleman: SU
Ayhan Bilgen Ayhan Bilgen
"DOGRU YER"?
HAYKIRIS

Anket

12 Eylülde yapılacak referandum da oyunuz ne olacak





Tüm Anketler

© 2005-2007 Yeni Toplum Tüm Haklari Saklidir
RSS Kaynağı | Yazar Girişi

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi