Ana Sayfa
9/9/2010           Anasayfa | Haber Ara | Anketler | Sitene Ekle | RSS Kaynağı

Arama


Gelişmiş Arama

"DOGRU YER"?

Okunma  Yazar : Ayhan Bilgen
Yorumlar  Yorum Sayısı : 0
Okunma  Okunma : 453
Tarih  Tarih : 23 Ekim 2008 21:28

HUKUK DEVLETINDE ‘DOGRU YER’ NERESI? Ayhan BILGEN* ayhanbilgen@yahoo.com

 
Hukuk devleti anlayisinda, tek dogru yerine farkli dogrular üzerine tartismak gerekir. Beseri düsüncelerde tekçi tutumlar takinmakta israr, gizli bir ilahi güç özentisini yansitir. Insanliga ait olanin çogulculugu, çesitliligi, tartisilabilirligi, farkliligi esastir. Ilahi güç atfedilenin ise, tekligi, kutsalligi söz konusudur. Insanligin kendi çözüm alternatiflerini ‘tek dogru’ olarak dayatma çabasi, küçük çapli bir ‘yeryüzü tanrisi’ iddiasina dönüsme egilimini bünyesinde tasir. Askeri ve siyasi liderlerin tarih boyunca bu nevi egilimler içerisine girdigine insanlik aci tecrübelerle sahit olmustur. Üslup farklari olmakla birlikte bu egilimin, daha laik modelleri olabildigi gibi dini görüntünün ön planda tutuldugu modelleri de vardir. Baskici yönetimlerin modern öncesi örnekleri içerisinde de, çagdas örnekleri arasinda da her iki modelin tezahürlerini siralayabiliriz. Emevi sultanlarindan, Baas liderlerine uzanan askeri ve siyasi liderlik modeli örnekleri, dini görünümlü olanlarin içinde sayilabilir. Batida bu günlere uzanan ‘ya bendensin ya düsmanimsin’ anlayisinin sonuçlarini da bütün insanlik birlikte tecrübe etmektedir. Hukuk Devletinde Dogrularin Ifade Edilebilmesi Hukuk devletinin en temel ve vazgeçilmez ilkelerinden birisi, farkli dogrular olabilecegini kabul etmekle birlikte, ‘yanlislarin(!)’ bile ifade edilmesine tahammül edebilmektir. Elbette askerler açisindan da siyasetçiler açisindan da kendilerince vazgeçilmez ‘dogru yer’ algilamalari olabilir. Ancak bu ‘dogru yer’ anlayisinin herkes tarafindan tartismasiz kabul edilmesini istemek, hukuk devletinin kamu otoritesi anlayisi ile bagdasir bir durum degildir. Her kes birbirini kendi ‘dogru yer’ bildigine çagirabilir hatta özellikle sivil dinamikler ve medya bunu rahatsiz edici, sok edici biçimde de yapabilir. Ama ayni tavri kamu otoritesini temsil edenler sergileyemezler. Deyim yerinde ise üniformalarini, basbakanlik sapkalarini çikarip düsüncelerini ifade etmeleri anlasilir bir durumdur. Ancak kamu otoritesini temsil makamlarindan sarf edilen her sözün tehdit ve hedef göstermeye dönüsmemesi için özenli davranmak ve dikkatli konusmak zorundadirlar. ‘Kimin Medyasi’ Olmasini Arzu Edersiniz? Hazreti Muhammed tarafindan söylendigi iddia edilen bir söze göre, ‘Allah bir liderin iyiligini isterse ona yanlislarini söyleyen arkadaslar verir’. Bu günün hukuk devletinde bu sözün karsiligini parti içi demokrasi mekanizmalarinda, medyada, akademi dünyasinda, sivil toplumda, toplumsal muhalefet dinamiklerinde aramak gerekir. Elbette bir basbakanin toplumu rahatsiz eden bir durum oldugunda sorumlulugu üstlenmesi, kendisine bagli olmasi gereken genelkurmay baskanina sahip çikmasi anlasilabilir bir durumdur. Toplum açisindan hesap sorulabilir bir muhatabin olmasi esastir. Bu muhatap öncelikle siyasi liderliktir. Güvenlik bürokrasisi ise hem topluma hem de siyasi liderlige karsi hesap verebilir yerde durmayi göze almalidir. Bütün bu teorik dogrular arasinda, Türkiye gerçekligini göz önüne aldiginizda zincirin kopuk halkasi siyasetçi ile asker arasindadir. Bu kopuklugun yada ters iliskinin bedelini ne medya ne de toplum ödemek zorunda degildir. Siyasetçinin ödeyip ödememesi ise kendi tercihidir. Etrafindaki ates çemberi daraldikça intihar yolunu seçen akrep misali hareket etmeyi tercih eden siyasi lider örneklerini Türkiye daha önce de gördü. Güvenlik Politikalari Hukuk Devletinin Yumusak Karnidir Silahli örgütlerle mücadele eden tek ülke ya da ilk devlet bizmisiz gibi davranma lüksümüz olmadigini görmemiz gerekiyor. Psikolojik harp kapsaminda yürütülen enformasyon çalismalarinin bir süre sonra toplumsal manipülasyona dönüsme ihtimali, ABD için, Avrupa için, Çin için, Ortadogu ülkeleri için ne anlam ifade ediyorsa Türkiye için de ayni tehlikeyi bünyesinde barindirmaktadir. Öldürülen her PKK’linin cenazesinin kitlesel gösteriye dönüstügü bir ortamda, örgütün kayiplarini açiklarken ‘cenazelerini gömüyorlar ya da yanlarinda götürüyorlar’ iddiasi, düsük yogunluklu savasta bile yenir yutulur bir bilgilendirme degildir. ‘Ortada bir yanlis var ki 20 yildir sonuç alamiyoruz ‘ sorulari karsisinda can yakici gerçekle yüzlesmek yerine, öfke ile herkese ‘dogru yerde’ durmayi emreden yaklasim karsisinda vicdanlarimizin sesine kulak vermeliyiz. Çocuklarimizi kurban olarak vermeye sorgusuz sualsiz devam etmemizi isteyenlere ‘artik yeter’ demeyi, ‘terörü desteklemek’ diye itham etmek yalan ve iftira üzerine kurulu bir propaganda savasinda israr etmektir. Biz bu savasta yokuz. Mutlaka saf tutmaya zorlarsaniz, bunun sizin yaninizda cepheye ‘sehit adayi’ tasimak olamayacaginizi pesinen bilmenizi isteriz. Insani degerlerimizi, umutlarimizi, birlikte baris içinde yasama arzularimizi gün be gün öldüren bu savasa karsiyiz. Akan kanin sorumlusu bu savasi sorgulayanlar olamaz. Çünkü bu güne kadar sorgulanmasina izin vermediniz. Ama kan akmaya devam ediyor. ‘Terörizm çagi’ gibi safsatalarin arkasina saklanarak daha bir yirmi yil daha bu ölümlere göz yummamiz gerektigini bize vaaz eden siyasetçilere, akilli ve insafli davranmaya, kendilerini kandirmamaya davet ediyoruz. BM Güvenlik Konseyi üyeligi ile yeni uluslar arasi sorumluluklar üstlenme cesareti gösteren bir Türkiye’nin öncelikle iç güvenlik konusunda bir yeni açilim ortaya koymasi gerekmiyor mu ? Sorunu sadece ‘Terörle Mücadele’ koordinasyonu olarak tanimlamak pesinen bu arayisin önünü tikamaktir. Elbette sorunun muhataplarinin silahli kuvvetler yerine içisleri bakanligi olarak tanimlanmasi özünde dogru bir yaklasimdir. Ancak bu dogruyu uygulamada etkin ve verimli kilacak olan güvenlik algisinin bütünüyle masaya yatirilmasidir. BM nin güvenligi tesis etmede yetersizligi nasil sadece yapisal degil ayni zamanda misyon sorunu ise, Türkiye’nin güvenlik sendromu da hem yapisal hem de zihinsel gerekçelere dayanmaktadir. Taraf gazetesinin yayinlarinin askeri savciligin yetki alanina giriyor olmasi bile Türkiye siyaseti açisindan yeterli bir ayiptir. Bu anayasal ayipla yüzlesmeyen bir siyaset anlayisinin güvenlik sorununu özgürlüklerden geri adim atmadan çözme iddiasi, kulaga hos gelen ama bos sözler olarak kalmaya devam edecektir. Türkiye Siyasetinde Zemin Kaymasi Çatismalar devam ettikçe Türkiye siyasetinde yasanacak zemin kaymasini simdiden görmek durumundayiz. Nasil bir kisinin iskence nedeniyle ölmesi karsisinda , özür dilemeyi bilmenin hakli takdirini hep birlikte görüyorsak, on binlerce insanimizi kaybettigimiz bir sorun karsisinda toplumdan özür dilemenin takdirini de elbette görebiliriz. Ne yazik ki sorunun çözülememis olmasinda ‘devletin sorumlulugu’ üzerinden bir yüzlesme gerçeklesmedikçe, baris eksenli bir siyaset dilini kurmak mümkün olmayacak. Çatisan taraflara teslim olmus bir siyasetin toplumsal beklentileri pozitif zemine tasimasi gittikçe zorlasacaktir. Siyasete öfke ve nefret dilinin hakim olmasi durumunda, hangi siyasi akimlarin tercih edilecegini tahmin etmek için siyaset sosyolojisi uzmani olmaya gerek olmadigini saniyorum. Yükseltilen milliyetçi duygular üzerinden çözüme degil hamasete dair siyaset gelistirilebilir. Hamaset ise Türkiye’yi kopusa ve toplumsal çatismaya sürükler. Medyayi ve toplumu ‘top yekin savas’ stratejisinde saf tutmaya çagiranlar, bu zemin kaymasi karsisinda ‘yanlis olmayan bir yer’ aramaya baslasalar iyi ederler. Çogulcu siyasette tek dogru yer degil ama dogru yerler olabilir. Dogrulari aramak için önce yanlislari masaya yatirabilmeyi göze almak gerekir. Bu güne kadar kendini dayatan siyasi kamplasmalar, toplumun çikarlari üzerinden sekillenen dogrular üzerinden insa edilmemistir. Iç düsman konseptlerinin sekillendirdigi, siyasal kamplasmalari toplumsal siyaset zemininde asamazsak, siyasal aktörlerin karizmasi üzerinden siyaset yapma aliskanligi ile daha fazla yasayamayiz. Toplumsal Baris Için Yeni Bir Siyaset Dili Siyasette anlayislar degismeden dili degistirmeye çalismak sadece geçici nefes almalara ortam olusturur. Kalici ve yapisal çözüm ise bu geçis sürecinde toplumsal dinamiklerle birlikte insa edilebilir. Türkiye’nin iç barisini tesis edebilmesinin önündeki en ciddi engel, farkli toplum kesimlerine ve onlarin örgütlü temsilcilerine benimsettirilmis, önyargilara dayali güvensizlik psikolojisidir. Bu güven bunaliminin üzerine giden ve mevcut siyaset kaliplarini zorlayan birliktelikler gelistirilmedikçe güvenlik bürokrasisinin buyurgan, dayatmaci aliskanliklarini degistirmek mümkün olmayacaktir. Elbette böyle bir siyaset risklidir. Fanatik tabanlarin motivasyonu ile ilkesiz siyasetin denge içerisinde sürdürülmesi üzerine bina edilmis siyaset dili ile mücadele etmek kolay degildir. Türkiye ya bu zoru göze alacak, ya da böyle herkesin hincini, gazetecileri, sivil toplumu samar oglanina çevirerek çikartma aliskanliklarina katlanmayi içine sindirecektir.

Word'e Aktar Word'e Aktar | | Yorum Yaz Yorum Yaz

Bu Yazarın Önceki Yazıları

Son Haberler

Vaner Alkaç Vaner Alkaç
KÜRT-TÜRK ÇATIŞMASI YOK FAŞİST TERÖR VAR
Nilsu Baycan Nilsu Baycan
12 EYLÜL REFERANDUMU VE EMEKÇİ CEPHESİ
Faruk Eroğlu Faruk Eroğlu
ÇEMEN GREVİ VE SORUMLULUĞUMUZ
Oktay Çaparoglu Oktay Çaparoglu
TEKERRÜR EDEN TARİH
Cemil Ertem Cemil Ertem
20. yüzyılın tasfiyesi-2
Alper Gürkan Alper Gürkan
Asimetrik Savaş Cephesinde Değişen Bir Şey Yok!
Nevin Önen Nevin Önen
SİLAHI DA KURŞUNU DA GÜZELLİK OLANLAR...
Umut Ileri Umut Ileri
İŞÇİ SINIFI ÖĞRENİYOR!
Gazi Eke Gazi Eke
Şeyh Bedrettin Ve Thomas Münzer Ayaklanması
Adem Yildiz Adem Yildiz
Gereksiz eleman: SU
Ayhan Bilgen Ayhan Bilgen
"DOGRU YER"?
HAYKIRIS

Anket

12 Eylülde yapılacak referandum da oyunuz ne olacak





Tüm Anketler

© 2005-2007 Yeni Toplum Tüm Haklari Saklidir
RSS Kaynağı | Yazar Girişi

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi