“İşçi sınıfı” lafı en çok arkasına saklanılan ve lafazanlığı yapılan kavramıdır. Ve üzerlerine tarihi değiştirme görevi yüklenmiş bir sınıf… Sadece tarih değiştirme değil yeni bir toplum yeni bir dünya kurma misyonu yükleniyor… Kimdir bu “işçi sınıfı” sorusunu sorduğumuzda iki yüz yıl önce kapitalizmi emek yoğun üretimi sürerken yapılan tahliller çıkıyor önümüze.
Ve niteliklerine baktığımızda bırakın “Yeni Toplum” kurmayı kendi yaşamlarını ilişkilerini organize etme niteliğine kavuşamamışlar.
Eğitim düzeyi son derece düşük bir kesime böylesi önemli bir görevin biçilmesi sadece üretim sürecindeki “kilit” rolleri nedeniyledir. Bu kilit rolü gören işçi sınıfından kopuk burjuvaziye de dahil olamamış “küçük burjuvazi” sınıfın kendi başına “bir şey” olamayacağını sezince “ideolojik önderlik” gibi bir kavram geliştirip “işçi sınıfı adına” işleri üstlenmiş ve sistem değiştirme mücadelesine girişmişler. Doğal olarak “işçi sınıfı” kendi dünyalarının dışındaki bu “çocukları” ne anlamış ne de destek vermiş ne de kendilerinden birisi olarak görmüştür. Ancak “grev çadırlarına” geldiklerinde sempati duymuşlar ama onun ötesinde toplumsal gericiliğin bağnazlığın tutuculuğun, ulusalcılığın tabanını da bu nam-ı diğer “işçi sınıfı” oluşturmuştur. Bu anlamda “sol ideolojik öncüler” “sınıf” tarafından dışlandığı gibi tehlikeli de bulunmuştur.
“Neden” diye sorduğumuzda da karşımıza “işçi” sınıfının niteliğinin –eğitim, bilgi, sosyal yaşam açısından- son derece düşük olması gibi bir gerçekle yüzleşiriz. Hayatta kalma ve hayatlarını idame ettirme kaygısı temel dürtüleri haline gelmiş bu “sınıf” son derece komplike bir hedef olan Yeni Toplum kurma misyonunu kendi yaşamları açısından inandırıcı ve gerçekçi bulamamışlardır. Ve “ekmekleri” ile oynayan bu “sol” önderleri dışladıkları gibi düşman olarak görme eğilimine daha yatkı olmuşlardır. Buna ilişkin yüzlerce örnek Türkiye özgülünden ve dünya genelinden verilebilir. Bu nedenle kapitalizmin içinden doğan ve alternatif yaşamın, kavgasının motor gücü olacağı düşünülen bu sınıfın niteliğinin gelişmesi hayati önem teşkil etmektedir.
Marksist literatür bunu “üretici güçlerin gelişmesi” kavramı içinde açıklamıştır. Emek gücünün kalitesinin artması –eğitim düzeyinin yükselmesi ve üretkenliğinin artması- hayati önemde görülmüştür. Öyle ki kapitalizmin yok olma sürecini “üretici güçleri geliştirememe” noktasından başlatmıştır. Yani üretim araçları ve buna bağlı olarak üretici güçler artık gelişmiyor ve sistem kendi kendini tekrar eder hale geliyorsa bu sonun başlangıcı olarak saptanmış. Bu diğer anlamda Yeni Toplum emek güçlerinin niteliğinin gelişmesi sonucu oluşabilir- dünya genelinde- demektir.
Bunun aksi durumlar da yaşandı dünyada. Küçük burjuvaların örgütleri belirli bir politik konjonktürde –sermaye sınıfının kendi iç kavgalarının yarattığı kaos ve ulusalcı tepkilerin örgütlenmesi- iktidarı ele geçirdiler. Ama yeni toplumu kuramadıkları gibi evrensel olarak tam bir yenilgiye uğradılar.
Gelelim Tekel işçilerine…
Çok önemli bir kesimi MHP tarafından üretim ihtiyaçları gözetilmeksizin işe alındılar. Birçok kamu kuruluşunda olduğu gibi… Ve bunların hepsi gerici sendikalarda örgütlendiler. Hatırlayın “işçi sınıfımızın” anlı şanlı Türk Metal İş’ini… Yine Sağlık İş… Onu da geçelim DİSK gerilerken gerici sendikalar güçleniyordu… Şimdi tartışmacı arkadaşlarımın cevaplarını duyar gibiyim…”yi ya işte sarı sendikaların gerçek yüzünü deşifre etme fırsatı çıktı” gibi… Çıkmaz kardeşim çıkmaz… Bayrakları ile “kefen”leri ile polis ziyaretleri ile CHP ve MHP milletvekilleri ile hiçbir şey çıkmaz. Bir kez bu insanlar mağdur falan değiller. Olmayan bir işe politik nedenlerle alınmışlar. Yıllardır hepimizin sırtından ve üretime doğru dürüst katılmadan ücret almışlar. Son iki senedir neredeyse hiçbir iş yapmadan maaş almışlar. Şu anda en az alan 40 küsur bin tazminat alıyorlar. Ve 700 ile 900 arasında maaşa bağlanıyorlar emeklilik haklarını kaybetmeden… Eğitim düzeyleri ne? Nitelikleri ne? Onu da geçtim bu adamların sınıfla ilişkisi ne? Dünün bindirilmiş kıtaları MHP militanları şimdi “işçi sınıfı” mı oldular?
Neymiş bir yazarımızın dediğine göre “pratikte öğreniyorlarmış”… Peki, bizim pratikte öğrendiklerimiz. Atılan kurşunlar sallanan zincirler… Kendi katillerimizle dayanışacak kadar peygamber değiliz.
Bu gün militarizmi AKP karşısında evla gören anlayıştan ne farkı var! Doğan Medyanın kalemşorları “sivil dikta- faşizm” diyor bizim “sol” kimlikli yazarlarımız da “İslami soslu” faşizm diyor. Ve militarizmin çanağına dolduruyor.
Cumhuriyet mitingleri aracılığı ile kendini “sol” zanneden milliyetçileri sokaklara döktüler. Şimdi de “işçi” sınıfı adına saftirik -tırnak içinde- “sosyalistlerimizi” piyasaya sürdüler.
Ne güzel şeyler oluyor…
Sistem bağırsaklarını temizlerken biz de bağırsaklarımızı temizleme fırsatı buluyoruz.
Sevgi ile Vaner Alkaç